08 Şubat 2010 | düş | ortaya karışık | 2 yorum |

DİK(iş)LERİM
Kelimelerimi bir avuç renkli bilye gibi ceplerime doldurmaya çalışıyorum bu sabah; gözümü yalınayak bir sokağa açtığımdan beri… Büyük uğraşlarla, haklıca kazanılmış fakat henüz bu kazancı sığdırabilecek bir yer bulunamamış gibi… Annemin daha dün yamaladığı ceplerimin yeniden patlayan dikişlerine aldırmadan arsızca sığmaya çalışan bilyeler, yani kelimeler… Halbuki anneme demiştim, misinayla dik; hem sağlam olur hem belli olmaz dikişlerim diye… belli ki annem yine işleve takılıp özü kaçırmıştı; halbuki ben ona söylemiştim misinayla dik diye… Neden dinlemedin beni anne? Neden izin verdin dikişlerimi herkesin görmesine; neden utandırdın beni anne?…

SEVGİ(li)YE
Sevgilim, biliyorum giriş faslında kendine dair bir başlangıç bulamadın. Aslında buldurmaya da niyetim yoktu zira bu yazıyı sana yazmayı hiç düşünmüyordum; ama beni anmış olacaksın ki cümlelerimin ortasında bağlantısızca düşüverdin aklıma. Dün gece kısa bir mektupla halletmeliydim bu işi, bugüne sarkıtmamalıydım yamalı ceplerime doldurduğum sana saklı kelimelerimi. Ama olmadı işte. Olmadı sevgilim. Olacak olana karşı gelemiyor bazen insan; tıpkı benim sana karşı gelemediğim gibi! Sen olacak olan mıydın yoksa olan olmuş muydu, bunu henüz kestiremiyorum. Olmuş da olsan, olacak da olsan ben hep bir olur bulacağım, biliyorsun. Seni her zaman, sana rağmen; cümlelerimin en aşksız boşluklarına dahi sığdırmayı becereceğim…


devamını okuyayım..

07 Şubat 2010 | köşeli portakal | edebiyat | 3 yorum |

Resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
Resulullah yolda Ebu Bekir’i görse ‘Es Selamu Aleyküm Ya Sıddık’ derdi,
ben yolda Ebu Bekir’i görsem tanımam.
Resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
Ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.

Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı;
ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.

Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü;
fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?

Resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki ‘Kızım ha gayret!’;
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘Anneciğim ölmesen…’


devamını okuyayım..

06 Şubat 2010 | dipol dipol | ortaya karışık | 3 yorum |

sustum…
içimi acıtan her şeye,
söylenmiş her yalan söze isyanım var…
sustum…
hayat dedikleri bu oyunda
kapanmamış yaralarıma tuz basanlara inat…
haykırırcasına…
kin kusarcasına sustum!
kapadım kendimi yokluğumun avuntusuna…
acılarıma kelimeler bastım…
acım hafifler sandım;
yanıldım…
yazdığım her kelimeyle canımı daha da yaktım…
sustum…
bakışlarım çok şey anlatır nasılsa diye…
gözlerine baktım kaç kere…
çektin bakışlarını hemen…
anlatacaklarıma dayanamazsın diye…
yüreğin yanar diye korktun
bakmadın gözlerime!
sustum…


devamını okuyayım..

05 Şubat 2010 | serat | müzik kutusu | 3 yorum |

karizmanın ete kemiğe bürünmüş hali nick cave’den geliyor… as i sat sadly by her side

üzüntüyle yanına oturduğumda
pencerede, camdan bakarken
kedi yavrusunu okşadı kucağında
ve geçmişe dönüşürken seyrettik dünyayı,
buydu usulca bana söylediği sözler
ve faltaşı gibi, yeni açılmış gözlerle
yüzlerimizi dayadık cama
üzüntüyle yanına oturduğumda

dedi ki “baba, ana, kızkardeş, erkek kardeş,
amca, teyze, hala, yeğen
asker, denizci, fizikçi,i şçi
aktör, bilimadamı, teknisyen, papaz
dünya ve ay ve güneş ve yıldızlar
hepsi orada, deviniyor sonsuza değin
deviniyor ve şaşkınlık vererek”

sonra gülümsedi ve bana döndü
ve ona cevap vermemi bekledi
saçları dökülüyordu omzunda aşağı
üzüntüyle yanına oturduğumda

devamını okuyayım..

04 Şubat 2010 | gry | müdüriyet | 19 yorum |

oyun bahçemizin yaramaz ama bir o kadar da tatlı kızı köşeli portakal bugün doğmuş.
iyi de etmiş. ee hoşgeldin o zaman dünyaya. her yeni yaşın ilk yaşın gibi tertemiz olsun.

doğum günün kutlu olsun!

03 Şubat 2010 | turn the page | ortaya karışık | 9 yorum |

annemin elimi bırakmasıyla henüz tay dururken başladı yalnızlık, tek başına yapabilirliği denedikçe artan güvenim.
zahiren büyüdükçe, içime çekilen mayasız bir ekmektir aslında.
ademden insana atılmaz bir miras gibi ömrün,
taşır kambur sırtında.
göçüp giden bedevi yolcular gibi heybesinde,
yüreğimi bir handan başka bir hana taşır…
bütün renklerin en koyusu ve en matıdır yalnızlık;
içine gömülür susuşlarım,
bilemediğim bir dilde yazar yazılarını bulutlar…

sonraları yalnız kalmayı, “iki laf edecek kimse yok”a bağladım, sandım sözün sazın olduğu yerde yalnızlık kaçacak yer arar. oysa sazında sözünde söyleyecek çok şeyi vardı yalnızlık adına ve saklanarak yazmışlardır şairler şiirlerini kalpleriyle aklılarının çatısında.

ey yalnızlık satsam seni bit pazarında
nazar-ı dikkate alınırmısın
vursam seni arkadan kahpece
sitem-i arza sarılırmısın….

02 Şubat 2010 | zaliha | içses, sıkıntı kutusu | 8 yorum |

Hayır zannettiğin gibi ölmek istemiyorum. Sadece uzay boşluğunda kaybolmak istiyorum. Hani şu kara delik dedikleri şey var ya. Hem orada zaman kavramı da yokmuş. Aklın alabiliyor mu? Ne harika şey.

Bu istek arada geliyor. Yani hayatımı böyle yaşamıyorum. Aslında mutlu bir insanımdır. Biraz çocuğumdur. Mesela somut işlem dönemimi çok severim. Genelde oralarda gezinirim. İnsanları o gözle izlerim. Ama işte şu yüreğimdeki canavar yok mu. Beni bu hale getiren o.

İnan bana kötü biri değilimdir.


devamını okuyayım..