
“Kahraman” mutlu insanlara yazılmadı. Onlar okumasın!
“Kahraman” masum olanlara yazılmadı. Onlar alınmasın!
“Kahraman” vicdana yazıldı, nefsler utansın…
***
Metallica – Wherever I May Roam çalıyordu… Kâtip dokundu klavyesine yine hüznüyle… Dehşetiyle… Acizliğiyle… Özrüyle…
- Ba….. ak ak…
- Hee… ..fak..
- …rürüm…
***
Havada uçuşan bağırışlar anlamsız hecelerdi, anlamlandı bir an için:
- Baksana lan bana or…pu! Eğer polise gidersen…
Ve yine silikleşti cümleler kızın zihninde…
Adamsı yaratık, az önce tecavüz ettiği, bilincini yitirmek üzere olan kıza bağırıyordu. Kız ise dünya dediği elma şekerinin kurtlarını yeni görüyor, o sevdiği şekeri yerken yuttuğu kurtları şimdi kanında hissediyor, kusmak istiyor, çığlıklara boğmak istiyor, fırlatıp atmak istiyor ama… Sanki hücreleri, vücudu artık ona itaat etmiyordu.
Esfel-i safilin, hayvandan aşağıdaki halini görmeden, ensesini yalayan ve ruhunu emen şeytanları hissedemeden, çıktı kızı götürdüğü terk edilmiş kulübeden.
Ormanın derinliklerindeki arabasına doğru yol alırken, sigarasının katranı aktı içine biraz daha. Doldu bedeni tüm iğrençliklerle ve aslında hücreler bile isyandaydı bu lanetlenmiş nefsin hükmedişine.
Birden görünmez bir ışık peyda oldu, karanlığın derinliklerinde… Adamsı yaratık biraz rahatladı o an, üzerinden yük kalkmıştı sanki birden bire… Aslında kalkan şey şeytanlardı, kaçışmışlardı görünmez ışığı görünce.
Birden soğuk metalin kolunu yırtışını hissetti adamsı. Bağırmaya bile fırsat bulamadan diğer koluna, sonra bacaklarına atılan kesme darbeleriyle yığıldı vücudu yere. Kollarına, bacaklarına şaşkınlıkla baktı. Onları bedeninden ayrı görmüştü ilk kez ve ilk kez hissetmişti böyle bir dehşeti derinlerinde…
Bağırmak istiyordu, ama bağıramıyordu. Hükmü yoktu sanki ses tellerine! Acı “impuls”ları akın ederken beynin en ücra köşelerine bile, içeride patlayan volkanlar oluşmuştu beynin her kıvrımında, her zerresinde… Adamsı “Allah”ın adını ağzına almaya yeltendi ama o da ne? “Allah” kelimesini unutmuştu. İnanamıyordu olanlara. Hiçbir şeye anlam veremiyordu ve “Tanrı” ile ilgili var olduğunu sandığı bilgileri o anda yok olmuştu zihninde. Söyleyemedi tek kelime, düşünemedi, kımıldayamadı, inledi sadece acı içinde. Kan kaybından ölene kadarki zaman, bir ömürdü aslında…
Birden sarsılmaya başladı tanecikler, titredi tüm madde denilen… Durdu tutamadığımız fotonlar bile… Akamadı zaman, kaçamadı bu kez hiçbir yere…
Huzura alındı intikamın sahibi Asi Melek.
Tiksinmişti o bile bu mahluklardan artık, dayanamamıştı, çekmek istemişti onları pisliğin öğütüleceği çukurun içine bir an önce. Ama çiğnemişti kuralları ve cezasını çekti isyanın o an, o zamansızlık zamanında bir yerde.
Onun aldığı intikam, gerçek cezanın yanında hiçbir şeydi oysa. Hüküm yakındı ölüm kadar, hüküm yakındı her fani bedene. Ölümdü ilk hüküm, doğuşta giydirilmişti bedenlere.
Tanecikler titreşerek kaçıştılar “madde” aleminde ve zaman geldiği yere aktı, onu gittiği yere götürenin nezaretinde. Kollar bir anda yapıştı pisliğin kolsuz bedenine, bacaklar yerine yerleşti tekrar. Her şey eskiye döndü; melek gelmeden önceki haline.
Melek oradaydı ve sadece izliyordu bu pisliği… İzlemekle yetinebiliyordu sadece… Cezasını almadan çekip gidecekti ve cezası yakın da değildi… Yine de “hikmet”,meleğin zihninden,düşünebileceğinden çok daha derin, çok daha mükemmel bir tasarımın parçasıydı.
O pislik uzun bir hayat yaşadı ve tüm hayatı acılarla geçti… Ölmeden önce de felç olup berbat bir bakıcının nezaretinde terk-i diyar eyledi… Her şey sonunda bitti sanıyordu ama aslında bu sadece başlangıçtı, keşke bilebilseydi…
***
Kapattı elektronik kitabın teknolojiyle eskitilmiş sayfalarını… Kahraman böyle hikayelerle büyümüştü. Kötülük her zaman cezasını çekerdi. İyiler kazanırdı bir şekilde. En azından öldüklerinde cennete giderlerdi, kötülerse yanardı cehennemin dibinde…
Ama şimdi o pislikten daha pislik birinin arabasının içinde, apartmanının önünde, karanlıkta otururken, fark edemiyordu bu düşüncelerin kendi kurgusu mu yoksa okuduğu ya da küçükken ona anlatılan bir şeyler olduğunu… Birden sefil yaratığın gölgesi düştü arabanın üstüne. Hiçbir şey yapmamış gibi başı dikti, hiç umursamamıştı sanki yıktığı, paramparça ettiği ruhları, hayatları. Onları öldürmemişti, sakatlamıştı ve bu hepsinden kötüydü o henüz fark etmese de.
Yavaşça açtı arabasının kapısını ve girdi içeriye. Dikiz aynasını uzandı eli düzeltmek için ve uzandı karanlık bir el ensesinden yüzüne… Bir anda derin bir acı hissetti sağ böbreğinin olduğu yerde ve içine haykırmak isterken çektiği eter bir anda hücum etti ciğerlerine. Fal taşı olmuş gözler,acısızlığa kapamışlardı kendilerini… Bir sonraki durak “acı”ydı. Bir sonraki tek duygu acıydı… Belki öfke, belki pişmanlık fışkırmaya çalışacaktı ama … Sahne artık acınındı…
***
Artık acıyı hissedemez olana kadar devam etti işkence, artık öleceğini ve kurtuluşun olmadığını anlayana kadar…
Ama öldürmedi onu kahraman… Öldürmeyecekti…
Gün ağarırken kapattı zindanın kapısını ve ava devam etti…
Not: “Kahraman kimdir,nedir?” diyenler için bkz: Şehr-i Kasya
son zamanlarda okuduğum en iyi yazıydı. gerçekten tebrik ediyorum seni kasyacı…
tüylerim diken diken, soluk soluğa bir yazıydı.
dehşetengiz güseldi…
ellrine sağlık kasyacı, süper bir yazı olmuş…
acayip sevdim ben bu kahramanı, yanına beni alır mı acaba
Teşekkür ederim arkadaşlar,beğenmenize sevindim.
“Kahraman” aslında Şehr-i Kasya’da başlattığım bir yazı dizisi. Ama burada devam etmek istedim. Umarım sonrakileri de beğenirsiniz.Merak eden arkadaşlar “Kahraman”ın geçmişine Şehr-i Kasya’da sol taraftaki dilek taşlarından ulaşabilirler… (Sağ sütunda üçüncü taş…)
devamını merakla bekliyoruz kasyacı
Spoiler:(
) Bu arada esved,onu tanıyınca yanında olmak istemyeceksin… 
tanıyalım bakalım ama beni korkutmak zordur ona göre
yok korkutacağından değil… o iyi bir insan değil… ipucu bu sadece…

içimde uyanmayak bilmeyen miskin heyecan duygularım uyandı birden kasyacı devamını gözler oliciiz
sağ gösterip sol vurmak denir buna kasyacı efendiii, seni sadece bitliden tanıyan insanlar ne oldu şimdii, hani güleryüz, hani binbir”yüz” kasyacı…
bravo kardeşim, süper çalışmalarından sadece “biri”