
Taktı kulağına mp3 çalarını, Linkin Park – A place for my head çalıyordu…
Intro’yu bekledi… Derin bir nefes aldı… Ardından melodiye davul girdi…
“I watch how the moon sits in the sky
On a dark night shining with the light from the sun
The sun doesn’t give light to the moon
Assuming the moon’s going to owe it one”
(Güneşin ışığıyla gökte parlayarak oturan
Ayı izlerim karanlık bir gecede …
Güneş aslında tamamen vermez ışığını ona,
Ayın ışığı borç olarak aldığını farz eder sadece…)
Atladı sessizce çıktığı duvarın üzerinden… Fırlattı bıçağını biraz uzağındaki muhafızın boynuna, neredeyse aynı anda boynunu kırdı yakınındaki muhafızın. Kırılma sesinin hemen ardında emin olmak için ikinci bıçağı üzerine atlayarak soktu muhafızın kalbinin ortasına.
“It makes me think of how you act to me
You do favors and then rapidly
You just turn around and start asking me about
Things you want back from me”
(Bu senin davranışını hatırlatıyor bana:
İyilikler yaparsın ve sonra aniden dönüp
Benden geri istediğin şeyleri başlarsın sormaya…)
Sıra silahındadır ve adeta bir katliam yaşanacaktır…
Kurşunları saçarken havada, daha ne olduğunu çözemeyen akıllar kalırken yarıda, köpekler bile can verirken acıyla, o yorulmadan yoluna devam eder…
“I’m sick of the tension, sick of the hunger
Sick of you acting like I owe you this
Find another place to feed your greed
While I find a place to rest”
(Bıktım tiksindim artık stresten, açlıktan,
Sana borçluymuşum gibi davranmandan.
Kendine aç gözlülüğünü besleyecek başka bir yer bul,
Ben dinlenecek bir yer bulduğumda…)
O anda başka yerlerde de planlar işliyordur…
Radyoda ve televizyonda yayınlanmış bir haber üzerine insanlar malum holdingin önünde toplanmışlardır. Habere göre holdingin tepesindeki bir deli para saçacaktır… Kimse inanmaz önce, ama kameralar çekince bu deliyi, birden kalabalık birikir holdingin önünde… Aynı olay başka beş holdingin daha tepesinde de gerçekleşmektedir… Kalabalık elinde para çuvalı olan delileri izlemektedir altı holdingin altısının da dibinde… Deliler saçma nidalarla savurmaya başlayınca çuvallardaki paraları kalabalık yıkar kapıları ve doluşur holdinglerin bahçelerine… Polisin yapabileceği bir şey yoktur… Hatta bazı polisler de paraları kapmaya çalışır kalabalığın içinde… Deliler tüm paraları saçana kadar polisler ulaşamaz holding tepelerine çünkü asansörler devre dışıdır. İstanbul böyle bir şeyi yaşayacağını rüyasında bile göremeyeceğini sanırken, şimdi koynunda en gerçeğinden bir Hollywood sahnesi peydalanmıştır…
Deliler en son çuvalları da attıklarında kalabalıkların içinde uğultular dolaşmaya başlar ve yeni bir izdiham dalgası yayılır kaçışırken insanlar… İzdihamın adı “bomba”dır. Çuvalın her tarafında “bomba” yazdığını görenler pek de buna şaşırmamışlardır… Yaklaşık aynı dakikalarda hızla merdivenleri çıkan polisler de yirmi birinci katlarda bombalarla karşılaşırlar… Ancak üzerlerindeki not bombalardan daha korkutucudur:
“Fatih’in şehri feth ettiği yaş… Bu ikinci fethin başlangıcıdır… Binanın sadece iki kolonunda değil, her kolonunda, ayrıca bahçelerdeki bazı çim bölümlerin altında, tamamen el yapımı ve tamamen kendi tasarımım yirmi bir bomba bulunuyor… Bombaları zamanında etkisizleştirmeniz imkansız… Kaçın! Adaletin geleceği günden, sağlayamadığınız günden kaçın!”
Bombalar için beş dakika kalmıştır bile…
Aniden binalar boşaltılır ve insanlar delicesine kaçışırlarken kulakları sağır eden bir sesin ardından ortalığı müthiş bir duman tabakası kaplar…
“I want to be in another place
I hate when you say you don’t understand
(You’ll see it’s not meant to be)
I want to be in the energy, not with the enemy
A place for my head”
(Başka bir yerde olmak istiyorum,
Nefret ediyorum anlamadığını söylediğinde…
Pozitif enerjinin içinde olmak istiyorum,
Düşmanımla birlikte değil!
Kafama göre bir yerde…)
Tüm kurşunlar yerlerini bulduğunda, artık son adama gelindi…
“Sen de kimsin be ad…”
Klasik final konuşması için bile çok geçti… Şarjördeki tüm kurşunlar müthiş bir soğukkanlılıkla vücudun en hayati bölgelerine barutun öfkesi, metalin keskin dokunuşu ile girdi.
“Maybe someday I’ll be just like you, and
Step on people like you do and
Run away the people I thought I knew
I remember back then who you were
You used to be calm, used to be strong
Used to be generous, but you should’ve known
That you’d wear out your welcome
Now you see how quiet it is, all alone…
You try to take the best of me
Go away”
(Belki ben de günün birinde sana benzerim,
Ve ezerim insanları senin yaptığın gibi,
Sonra bildiğimi sandığım insanlardan kaçarım.
Ama hatırlardım sonra senin nasıl biri olduğunu
Sen sakindin, güçlüydün,
Cömerttin, ama bilmeliydin ki
İnsanlar arasındaki itibarını kaybettin.
Görüyorsun şimdi ortalık ne kadar sessiz
Ve sen ne kadar yalnızsın…
Sen en iyimi elimden almaya çalışırsın,
Defol!)
Kaosun ortasında, altı holding kulesi gömülürken toprağa, kimse, ne polis, ne de istihbarat uğrayamayacaktı buraya… Deliler çoktan ölmüşlerdi onun için kutsal sayılan amaç uğruna… Ne tanık vardı, ne sanık… Ne bir imza kaldı olanların ardından, ne de bir isim… Kimileri ordu dedi, kimileri derin devlet, kimileri de yabancılar… Tek elde kalan, tek gerçek olan “kaos”tu. Amaç da zaten buydu…
İz yoktu; çünkü paralara dokunulmadı, saldırı üstlenilmedi, tanık ya da kanıt bırakılmadı… İnternetten yollanıp en güvenilir serverlarda depolanmış şifreli kamera görüntülerinde bile hiç bir şey bulunamadı… Polis olayı asla çözemedi ama çözüm, günü geldiğinde kendi ayağıyla gelecekti… Bu sadece surların karşısında otaklarını kurmuş bir ordunun meşalelerinin görüntüsüydü ve bir anda tüm meşaleler söndü, surların karşısı sessizliğe ve karanlığa gömüldü… Bu korkunun başlangıcıydı. Kaos, korkunun biricik yavrucağıydı… Asıl fetih ise gemiler tepelerden indirildiğinde başlayacaktı…
“ananı” dedi bunları okuyan okuyucu… yanında sadece üç beş winston kalmıştı. birşeyler yapmalıydı çünkü yarın öbür gün aynı şey memleketi bayburtta da gerçekleşebilirdi… walkmaninde çalan arabada beş evde onbeşi kapatarak şehrin merkezine doğru yola koyuldu… oysaki merkezde sadece zombiler vardı…
“A place for my head” şarkısı buldum ve dinlerken okudum yazını. yazının sonunda sadece tek birşey geldi aklıma,sadece tek bir düşünce…
zihnine sağlık kasyacım…
etkili hikaye, etkili kalem budur. ellerine yüreğine sağlık!
hikaye içinde hikaye, bayılıyorum böyle sürüklenmelere..1001 gece masallarındada böyle etkilenmiştim. saygı duruşumu kabul et kasyacı.zira hakediyor bunu kaleminin kelamı
güzel yorumlarınız ve desteğiniz için çok teşekkürler. övgülerinizden ziyade okuyor olmanız bile müthiş bişi… bunu hep söylüyorum ve hep söylemek istiyorum,kim ne derse desin yazmak zevkli olsa da okunduğunu bilmek çok daha başka bişi…
serat hocam,zombilere selam söle…