Araf dedikleri…

araf

Selam okuyucu…

Uzun zaman oldu yine dimi? Kürkçü dükkânının yolu biraz zor bulundu bizde de malesef. Bir şeyler yazmalıyım.. Biliyorum sınavlarım var, biliyorum projem var… Ama hem burayı çok boşladım, hem de kendi sitemi. Bugün bir şeyler yazmalıydım ve sevgili esved’in de tehditiyle klavyenin başına geçtim. (çok pis tehdit eder)

Her şeyi yazabilirim. “Kahraman” aklımda, “how i met bitlilimon” hala tamamlanmadı, bir sürü parça parça konular var yazabileceğim, sitemdeki romana tek satır ekleyemedim. Kendi siteme de hiç bakamıyor gibiyim… Hep geliyor aklıma bir şeyler ve keşke beynime bir bilgisayar bağlayabilsem de hiç yazma zahmetine girmeden hepsi birden yazılıverse… Neyse… Seni buraya bunları anlatmak için çağırmadım okuyucu…

Seni ben çağırmadım mı? Yanılıyorsun… Seni ta derinlerden çağırdım… Seni doğduğum gün çağırdım… Doğduğum gün bir yerlerde bir not düşülmüştü bir ajandaya. Seninle 22 yıl sonra burada, tam da bu kelimede buluşacağımız yazılıydı… Ben seni görmesem de, hiç bir zaman tanıyamayacak olsam da, o ajandada vardı bu buluşma. Ama hayır, konu bu da değil…

Konu şimdi ne yazacağım… Dedim ya binlerce şey yazabilirim… Burda saçmalayıp gülmeni umabilir, kelimelerimi daha önce belki de hiç görmediğin bir şekilde karıştırabiilr ve sana daha önce düşünmediğin kavramlara farklı bir bakış açısını, seni allak bullak ederek vermeyi deneyebilirim. Belki de sadece deneme olacaktır, aptalca bir deneme… Kim bilir…

Ama yapamıyorum.

Yapamıyorum okuyucu. Kalemim susuyor bugün… Bir kaç yıl önce sustuğu gibi… Küçük bir kızı yazmıştım savaşın içindeki. Tam da buradaydı: “Küçük Melek”. Tarihi yeni gelir ama değil. Yine sustum…

Dünya sustu, sadece ben değil…

Peki neden?

Söyleyeyim: Dünya kendini güvende hissediyor bugün. Dünyaya uzak o füzeler, o mermiler…

Dünya yine çağın yüz yıl gerisinde. Hem de hiç bir belirgin sebep olmaksızın. Kim çıkardı savaşları? Orda en son ne zaman barış vardı?

Yok okuyucu… Yanlış anladın beni. Herkes zaten “acıtasyon”da. Benim sömürülecek duygulara ihtiyacım yok. Kimsenin yok… O ölen çocukların bile…

Şimdi İsrail mi zalim? Kim? Amerika mı? Git tanış bakalım Amerikalılarla, kaçı zalim. Hiç İsrail’li birini tanıdın mı? Bak çevrene, sevdiklerine… Kendine bak! Sen zalim misin?

Ee… O değil bu değil, kim bu zalim?

Ah okuyucu… Bu öylesine eski bir hikaye ki…

Neden savaşmıştı ilk kez insan? Kıskançlıktan mıydı? Peki şimdi niye savaşıyor insan? Yine mi aynı nedenden? Kabil ile Habil’i dinleyen, ilk cinayetin ne kadar salakça bir sebepten işlendiğini düşünür. Ama bilmez ki aslında tüm cinayetlerin temelinde o salak sebep vardır. İnsan hırsı ve kıskançlığı…

Derler ki doğa da bir eliminasyon var: Güçlü olan her zaman güçsüz olana galip gelir. Güçlü olanlar ayaktayken güçsüzler yok olur giderler… Bunun bir bölümü doğrudur. Ama dayanak bulduğu duygu yanlıştır. Hayvanlarda hırs var mıdır? Hayvanlar hayatta kalmak için mi yoksa daha rahat yaşamak için mi savaşır?

Güçlü hayvan, hiç bir zaman gerekmedikçe başka bir hayvanı ezmez. Çünkü başka bir hayvanın hayatı, onun hayatına zarar vermediği sürece önemsizdir. Eğer sadece güçlü olan hep ayakta kalsaydı, filler toplanıp tüm aslanları öldürürlerdi ve bir daha aslan tehlikesi olmazdı. Ya da aslanlar önce gördükleri her yerdeki tüm daha güçsüz yırtıcıları avlar, sonra da tüm avları kendilerine saklarlardı… Neden bunu yapmadılar? Çünkü buna ihtiyaçları yoktu yaşamak için. İşte doğal seçilim burda yanılmıştı… Evrimi doğrulamak için ortaya atıldı ama aslında dayandığı mantık temeli hayvanları değil “insanları” baz almıştı.

Dünyada güçsüzü ezip iktidar olma çabasını taşıyan tek varlık insandır. Eğer bir hayvan bir mevki için kendi türünden başka bir hayvanla dövüşürse, bunu hayatta kalmak için yapar. Çünkü sürü lideri güçlü olmazsa, sürü hayatta kalamaz. Ama insan hayatta kalmak için değil, konfor için ve daha çok lüks için bunu yapıyor.

Dünyadaki her canlı doğruyla yanlışı bilir. Ama sadece insan yanlışı seçer. Düzeni bozmak adına, dengeyi alt üst etmek adına, kendine verilmiş cenneti cehenneme çevirmek adına, insan yanlışı seçer… Adem kıssasını okur ve bunu bile bile yanlışı seçer. Adem de cennetini cehenneme çevirmişti.

Ben insanı anlamak için çok genç ve çok cahilim…

Ben hayatı çözmek için çok salak ve çok düşüncesizim…

Ama bir rüyam var ki her şey değişiyor onda… Bir rüyam var ki, insan arınıyor o rüyada… Bir gün gelecek, o gerçekleşecek. Biliyorum… Bu hayatta ya da bir başkasında… Ama o rüya… O rüya öyle güzel ki… Bu yüzden belki rüya.

İnsan katletmiyor, insan kıskansa da kendini dizginleyebiliyor… İnsan nefsinden sıyrılmamış, ama onu kontrol edebiliyor. Hırsı olmayınca hırsla kestiği ağaçları dikiyor. Hırsla kestiği hayvanların yenilerini yetiştiriyor. Hırsla kirlettiği suyunu avuçlarıyla temizliyor. Hırsla ve korkarak koyduğu ülke sınırlarını, hırsla ve gururla diktiği bayraklarını, hırsla ve gururla taşıdığı kimliğini çöpe atıyor. İnsan kendi beynini yıkayıp geçmişin tüm kirli anılarını siliyor. Sadece ders alacakları kalana dek… Ne kalırdı savaşmak için eğer nefs yoksa, intikam yoksa, sınırlar, bayraklar, ülkeler, ırklar, kimlikler, bizi ayıran her şey ortadan kalkmışsa? Ne kalırdı?

Dünya böyle olur mu bilmiyorum ama bir gün öyle bir yeri görmeyi ümit ediyorum. Çünkü kendimi evimde hissedeceğim tek yer orası…

Cennet dedikleri de böyle bir yer olmalı…

Bu dünya denilen tepecikte bekliyoruz. Sağımız cennet, solumuz cehennem. Biz ise bu sivri tepenin zirvesinden ne tarafa düşsek diye düşünüyoruz. Tepeden bir gün düşeceğiz elbet. Ne kadar güzel de olsa, ne kadar iğrenç de olsa… Bu tepe bizi ayıracak, bu tepe bizi tanıtacak… Araf dedikleri de böyle bir yer olmalı…

Yazar notu: Araf, urf sözcüğünün çoğuludur. Tam yazılışı “a’râf” şeklindedir. Kur’an’da bir surenin ismidir. Tam anlamı hakkında rivayetler vardır. “Cennet ve cehennem ehli arasındaki yüksek bir yer” olarak yapılan tarif, en yaygın bilinenidir. Hristiyan inancında da bu kavram mevcuttur fakat anlamı farklıdır. (bkz. purgatory)

Son not: Ve bir de kasya düştü kelama… O da burada: “Öğretilmiş Çaresizlik”



kasyacı hakkında

Birdir bir oynayan çocukluğu hala zihninin bir köşesinde takılımş bozuk bir plak, büyüdüğünü anlayamamış, gücü olsa adalet dağıtmakla israf edecek saçma kişilik... Ha bi de, kasya şehrinin gardiyanı... (bkz. Şehr-i Kasya)
Bu yazı ortaya karışık kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

7 yorum var

  1. esved der ki:

    kasyacım demek seni böyle tehdit etmek gerekiyormuş, döktürmüşsün yine. ne diyim sana kıyamam bilirsin ama kızmakla iyi etmişim cidden. süpersin… ayrıca herkeze “Öğretilmiş Çaresizlik” yazısını da okumanızı tavsiye ederim. yüreğine sağlık kardeşim :happy:

  2. Türkul der ki:

    Şahsi araflarımızın olduğu şu günlerde, anlamlı bir parça olmuş.

  3. umarım hayallerindeki dünya gerçekleşir kasyacım.. ve herkes kendini evinde hisseder..
    ihtiyaç duyuyoruz.. ihtiyaçlarımızı dindirecek bişeyler bulamasakda.. :face:

  4. serat der ki:

    imagine all the people… demeden edemeyeceğim bir yazı

  5. Tekvin der ki:

    güzel yazı için teşekkür ederim kasyacı

    “Bu dünya denilen tepecikte bekliyoruz. Sağımız cennet, solumuz cehennem. Biz ise bu sivri tepenin zirvesinden ne tarafa düşsek diye düşünüyoruz. Tepeden bir gün düşeceğiz elbet”

    belkide birgün değil hergün defalarca düşüyoruz ya cennete ya ceheneme sonra gene apalaya apalaya çıkıyoruzdur tepeye

  6. aslı der ki:

    araf; cennetle cehennem arası, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin arası. yaşıyorsan her zaman araftasın, heryer araf evet araf tamda burası!
    çok çok çok güzeldi. tebrikler…

  7. kasyacı der ki:

    çok teşekkürler arkadaşlar yorumlarınız için. sevgili esved, bi daha korkutma öle beni sopayla ya, rüyama girio sonra, bütün gece kaçıom… :silly:
    :ninja:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

:angel: :angry: :blink: :blush: :cheerful: :cool: :cwy: :devil: :dizzy: :ermm: :face: :getlost: :biggrin: :happy: :heart: :kissing: :lol: :ninja: :pinch: :pouty: :sad: :shocked: :sick: :sideways: :silly: :sleeping: :smile: :tongue: :unsure: :w00t: :wassat: :whistle: :wink: :wub: