
İmleç kısık kısık yanıp sönüyor beyaz ekranda. Derin bir nefes alıyor kâtip “Camille’s Story” eşliğinde. (Quantum of Solace film müziklerinden. Dinlemek için buraya tıklayın. ) Ve bırakıyor nefesini paslı parmaklarının üzerine. Paslar çözülüyor yavaşça ve hikâye devem ediyor kaldığı noktadan…
Spotlar deneniyor… Sahne temizlendi… Hafif, tatlı bir telaş var kuliste. Makyajlar yapılıyor. Birazdan da seyirciler gelmeye başlayacak muhtemelen.
Ve salon dolmaya başladı hızla…
“Gerçekten çok muhteşem bir preformanstı önceki gös…”
” .. bana da demişlerdi, ancak bugün…”
“… fevkalade yemekleri var oranın hatta… ”
“… ooo, siz de mi buradaydınız…”
Kalabalık, baş ağrıtıcı bir gevezelikte. Gülen arkası boş yüzler… Madalyonların hep iyi tarafları var bu salonda şimdi. Son moda takımlarının, mücevherlerinin altında, işe yaramaz benlikleri var ve toplanmışlar bu “zenginler kulübü” salonuna. Gülüşler yankılanırken boşlukta ve dünyanın derdi yok şimdi burada…
Ve kalabalık sessizleşti gitgide, ayakta kimse kalmadı bir süre sonra… Işıklar söndü önce, sonra aniden tek bir spot yandı. Bir “Do majör” yankılandı önce üstadın tellerinden. Bir nefes verdi sadece ve kaymaya başladı parmaklar bakırla plastiğin karma tınısında, şairane… Hüzün akıyordu notalardan, süzülüyor, dökülüyordu akustiğin ellerine. Ve yandı tüm spotlar, meydana çıktı tüm orkestra. Artık ezginin hüznü coştu ve sonunda da sustu bestekârının emriyle en coşkun anında, sessizliğe gömdü koca salonu bir anlığına…
Alkışlardan sonra bu kez mutlu bir parça başladı. Hızlandı, hızlandı… Artık seyirci de coşuyordu onunla ve en üst noktada, herkesin alkışıyla tempoya eşlik ettiği anda parça son buldu… Seyirciler ayakta alkışlarken bu performansı ve tüm salon ışıkları aynı anda söndü.
Kalabalıktan önce uğultular duyulurken, içeri doluşan korumalar, “VIP” denilen şahısları almak için çoktan içeri girmişlerdi ve tam bir ana baba gününe dönüşmüştü bir anda sahne önü. Henüz bir buçuk dakika olmuşken birden ışıklar geri geldi ve o arbede bir anda son buldu. Bakanlardan bir kaçı, “Teknik bir aksaklık oldu ama önemli değil, konserin sonunu görmek istiyoruz.” deyip korumaları gönderince, protokolün diğer mensupları da yerlerinde kaldılar.
Konser bitip kalabalık dağıldığında herkes evine huzur içinde döndü ama bazılarının huzuru kaçmaya çok yakındı…
“Evet Mehmet, şuanda hastanenin önündeyiz. Sayın bakan gece yarısı fenalık geçirdi ve şuanda durumu hakkında bize bir bilgi verilmiyor. Olaydaki ilginçlik, sayın bakanla yaklaşık aynı saatlerde ünlü medya patronu ve ülkenin önde gelen iş adamlarından bazıları da başka hastanelere kaldırıldılar. Bugün katıldıkları konser öncesi verilen kokteylde yedikleri bir şeyin kendilerine dokunduğuna dair şüpheler varsa da henüz bir sonuç alınamadı.
…
- Gel gel, bak başhekim geliyor, açıklama yapabilir…
“Evet sayın seyirciler, şuanda hastane başhekimi hastaneden ayrılıyor…”
…
“- Sayın başhekimim, acaba sayın bakanın durumuyla ilgili bir gelişme var mı?
- Arkadaşlar, sayın bakanın şuanda bilinci yerinde fakat tüm testlerimizin sonucunu görmeden durumu hakkında bir yorum yapamayacağım. Lütfen biraz sabırlı olun. Kendisinin gözlemlediğimiz kadarıyla çok ciddi bir rahatsızlığı bulunmuyor. Yediği birşeye karşı alerjik bir reaksiyon gerçekleşmiş olma ihtimali üzerinde duruyoruz şuanda.”
…
“- Teşekkürler Yasemin verdiğin bilgiler için. Sayın seyirciler şuanda kanalımıza ulaşan bir CD’yi sizlerle acilen paylaşmak istiyoruz. Bu CD’deki iddia doğruysa, sayın bakanın ve diğer hastanelerdeki sayın iş adamlarının durumu düşünülenden çok daha ciddi olabilir. Bu son dakika gelişmesi nedeniyle yayın akışımızı bölmek zorunda kaldığımız için de özür dileriz. İşte o CD’de yer alanlar…”
Ekrandaki miğferli adam, adeta orta çağdan fırlamış eski bir savaşçıyı andırıyordu. Miğferin altından gözleri belli belirsiz bir karaltı halinde gözüküyor, yüzüne hiç ışık vurmuyordu. Bulunduğu karanlık oda, sadece ekranda görünmeyen ama yüksekte olduğu anlaşılan bir pencereden ışık alıyor gibiydi. Adam eski bir yatağanı kavramış, yatağanı yere dayamış ve başı öne eğik şekilde bir süre bir şeyler, anlaşılmayan sözler mırıldandıktan sonra, kafasını biraz kaldırıp konuşmaya başladı…
…
“- Bu ülke bir çok acı çekti, bir çok kez bu millet yenilgiyi tattı yüzlerce zaferinin arasında. Tam bitirdik bunların işini dedikleri an kalktı, şahlandı, patlattı suratlarına tokadı. Ama o her vuruşunda düşman biraz daha korktu, biraz daha deliğine sığındı. Sığındığı deliğinden her seferinde daha sinsi planlarla çıktı. Ve öyle bir zaman geldi ki artık sinsilikte profesörler çıkardı düşman adeta. Sızdı heryerimize, her anımıza, güvenimizi kazandı. Öyle ki gün geldi ne varsa elimizde avucumuzda, hem onları aldı kaçırdı el altından, hem de ülke yönetimimize karışmaya başladı. Bugüne geldiğimizdeyse, artık o yılan öyle dallanıp budaklandı ki, bakan oldu, iş adamı oldu, medya patronu oldu, baş üstünde baş oldu. Dışarıdan savaşmasına gerek bile kalmadı. Üç beş peşmergeye silah tutuşturdu, Avrupa hayalini dayadı, sonra suya attığı bir avuç sabun köpürdü de köpürdü, milletin başına bela yaratıldı. Sadece burda mı? Dünyanın heryerinde, her sömürge millete bunu yaptı. Zenginliği yetmedi, garanticiliğe soyundu, kendini geliştirip yükselecekken, başkalarını da susturmaya kalktı. Tunus’taki kendini Parisli zannedebilir, Güney Afrikalı kendi milletini kesen İngilizi kahraman, İngiltere’yi de anavatan bilebilir. Ama bu millet, bu toprağın insanı nerden geldiğini unutmaz! Bir kaç bin özenti elitle kendi gözlerini boyamaz! Uyur sanırsın, senin gafletindir aslında, bu milet uyumaz! Bu toprağın çocukları beş kuruşa almadılar topraklarını, sana parayla sattıracaklar mı sandın? Kimler geldi de döndü o yollarda bilir misin sen? Milyon haçlıya mezar oldu şu topraklar, onlardan cesur musun sen? Onlardan güçlü müsün? Onlar bile senden daha onurluydu! Kalksalar mezarlarından yüzüne tükürürler.
Şu hastanedekilere gelince; hepsine özel bir zehir verildi. Sinir sistemlerini çökerten türden. Şuanda hepsi kısmi felç geçiriyorlar ve yirmi dört saat içinde panzehiri alamazlarsa felçleri tüm vücutlarını saracak ve sonraki hayatlarını bu şekilde geçirecekler. Panzehir ise bulundukları hastanelerin çok yakınlarında bir yerlerde gizli. Panzehirin yerini öğrenmek içinse yapmaları gereken şeyler çok basit:
Bakan son on ihaleden dördünde yolsuzluk yaptı ve bu yolsuzlukların tam olarak neler olduğunu, ne kadar, kime para gittiğini açıklayacak.
Medya patronu son dönemde en çok hangi tür haberleri şişirdiğini ve hangilerini yayınlamadığını basit bir dille, tatmin edici şekilde açıklayacak. Bunu yapmak için kimden ne kadar para aldığını da açıkça söyleyecek.
İş adamlarından biri, kim olduğunu kendisi çok iyi biliyor, Amerikalı ortağının ondan tam olarak ne istediğini ve kendisinin ondan bu isteği karşılığında ne kadar para aldığını açıklayacak. Diğer iş adamı ise Fransa’ya neden gittiğini, Türkiye’deki hangi örgüte Nisan ayının ortalarında ne kadar para yardımı yaptığını açıklayacak.
Bu insanlar içinden kimin açıklaması doğru olursa, açıklama yapıldıktan hemen sonra kendi isimlerine açılmış bir e-posta hesabının taslaklar kısmında panzehirin yerini görebilecekler. Bu hesabın kullanıcı adı ve şifre bilgileri bulundukları hastanelerde, kendilerine yollanan kaktüslerin üzerlerindeki notlarda.
Savaş başlasın…”
…
Emniyet müdürlüğünün gecenin geldiğini anlamayan teknik incelemelerin yapıldığı spot ışıklı odasındaki üç kişi için uyku, küfürlerle birlikte haram olmuştu çoktan, tüm haftanın yoğunluğundan fazlasıyla yorulmuş gözlerine.
- Dur, tam orda durdur. Evet, yakınlaş biraz. Biraz daha. Netleştirebilir misin şu yatağanı biraz daha? Ne yazıyor burda? Ne yazıyor yahu?
- Arapça gibi…
- Arapça bileniniz vaar mı?
- Bu Arapça değil, Osmanlıca.
- Nerden anladın?
- Osmanlıca kursuna gitmiştim.Yazan şeyse şu…
Derken gece olur, gözler ağırlaşır… Masa lambasının beyaz, suni ışığı göze pek de iyi gelmemiştir. Kâtip hikayenin ortasında, yavaşça yatağına uzanır. Hikâye çoktan bitmiştir, tüm hikayeler bir son bulmuştur kâtibe göre. Yalnızca bir çoğu henüz anlatılmamıştır kimseye… Anlatmak için geri gelecek kâtip, yoksa başlayamazdı, başlatılmazdı cümleye…
Unutulmuş bir not: Kahraman, Şehr-i Kasya’da, ”kasya”larla başlayıp bitli limon’da düz yazı şeklinde devam etmekte olan bir yazı dizisidir. Önceki bölümlerini okuyabilmek için lütfen buraya tıklayın…
kasyacıcım (böyle söyleyincede bir komik oldu ya neyse); kaleminle, olmayan hayal gücümün sınırlarını zorluyorsun. yazını okurken, kendimi o seyircilerden biri gibi hissettim ve olaylara ” iyi olmuş müstehaktır size” diyip bir ohhh çektim.
çok güseldi…
Çok güzel bir öykü olacak sanırım. Devamını merakla beklemekteyim.
@aslı: teşekkürler ablacım,ama henüz gelişmelerin çok başındayım. Umarım asıl bundan sonraları seversin…
@mit: güzel yorumunuz için teşekkür ederim. ancak belki bilmiyor olabilirsiniz diye söyleyeyim (yazının sonuna sonradan eklediğim notta da belirttiğim gibi) bunun öncesi de var.
Bilmiyordum, öğrendim. Memnun oldum, sevindim
Okumaya en kısa sürede başlıyorum
teşekkür ederim bir kez daha ilgi gösterip okuduğunuz ve üstüne üşenmeyip bir de yorum yazdığınız için…
harikaaa özlemişiimm kahraman diziisini:) diğer bölümleri okumuş ve bayılmıştım her okuduğumda ayrı bir tat alıyorum.müzik de saat 1 ve beni öyle dinlendirdi ki.yüreğine sağlık:)
sağol sanem,ben de yazmayı özlemişim yahu…
artık daha sık yazıcam inşallah…