temmuzu ağustosa bağlayan günlerden biriydi. boş bir odada, farkında olmadan ayaklarını oynatıyordu. sıcaktı gün ama onu sık sık ürpermeler alıyor aniden üşüyor, sonra ağlayacak gibi oluyor, yapamıyordu. uzun süredir yerdeydi bakışları. düşüncelerini avucunda sıkıyor, ses çıkarmamaları için yalvarıyordu. ama daha fazla dayanamadı. kaldırdı kafasını, yapmaması gerektiğini bile bile. bir noktada yoğunlaştı bakışları. yalnızca onun görebildiği bir dünyaydı bu, iki sözcükten ibaretti. artık yalnızca hayallerinde dönebilecek bir dünya…inşaat mühendisliği…
ayağa kalktı. hafiften yalpalayarak, bıraktı kendini bir alışkanlığın peşine. dört senedir sürdürdüğü bir alışkanlığın. tam kapıya yöneldi ki sesini duydu annesinin.
- tercih yapmaya mı oğlum ?
- evet.
- yazdın mı hiç inşaat mühendisliği ?
- hayır. hepsi tıp.
- hayırlısı olsun yavrum.
- saol.
sokağa çıkınca, arkadaşını gördü. okuldan geliyordu, yüzü gülüyordu.
- tercihlere mi ?
- evet.
- mühendislik yazdırmadı di mi hiç ?
- yazdırmadı.
- oğlum seni anlamıyorum. bile bile neden yapıy…
- lütfen. şuan duymak istiyeceğim en son şey bir nasihat. bana küfür et ama nasihat etme.
- ama oğlum mis gibi istanbulda mühendislik okumak varken, neden istanbul dışında tıp okuya…
dayanamadı. zaten yeterince atmıştı içine. yeterince yara açmıştı içinde.
- hayat benim değil mi arkadaşım ! o kadar puanı ben yapmadım mı ? sen de yapsaydın da istanbul dışında tıp okusaydın. Allah Allah ya. herkeste bu kıskançlık.
arkadaşı arkasına bile bakmadan giderken arkasından baktı bir süre. gözleri doldu. uzun süredir kaçtığı, susturduğu, yalan sözlerle avuttuğu zihnine, bir depremdi bu. koluna baktı bir an. bir kelepçe gördü. kimsenin göremediği, ama onu hayatın acımasızlıklarına bağlayan bir kelepçe. tutmadı kendini. yağmur suyuna karıştı gözyaşı, ağladı.
okula vardığında sildi gözyaşlarını. ilerledi. bir odanın önünde durdu. sesler geliyordu içeriden. iki erkeğin konuşmaları, kahkahaları. kapıya vurmak için eğilir gibi oldu, duraksadı bir an. yapamıyordu. o son adımı atamıyordu. o anda kapı açıldı.
- bize iki çay.
- peki efendim.
- ooooo. kimler gelmiş. ama geç kaldın be yavrum. çoktan yaptık tercihleri.
- niye korkutuyorsun çocuğu. yok oğlum, gel sen. biz müdür beyle kararlaştırdık, bak bunlar tercihlerin.
gülümsedi bir an. ‘ bak bunlar tercihlerin ‘ lafı garip geldi ona. bir bozukluk vardı ama anlatımda mı vurguda mı yoksa daha en başında, öznede mi.
- güzel ama bir tane de inşaa…diyebildi.
- tamam o zaman yapıyoruz. hadi müdür bey. hayırlısı olsun.
hep böyle yapardı. ne zaman istemediği bir şey olsa ‘ hayır ‘ diyemez, hep değiştirirdi lafı. öyle anlardı olmayacak bir şey istediğini. sanki ölüm fermanı imza…….
göz ucuyla müdürü izledi. herşeyi bitirmişti ve son bir tuş kalmıştı.
- tamamdır tercihler. hadi sen çık da ben oğlana hangi okulun olma şansı daha yüksek, tıbba girince ne yapmalı, nelere dikkat etmeli bir konuşayım, ön bilgi vereyim.
- peki ama çocuğun aklını yıkama sakın. hadi görüşürüz.
- bak evladım. baban hayatı boyunca okumak istemiş, çok çaba sarfetmiş ama kendi okumak yerine kardeşleri için geleceğini feda etmiş bir adamdır. şimdi belki de tek isteği ‘ oğlum doktor olacak ‘ demek. ama bu senin hayatın. bu yüzden…
müdür konuştukça hak veriyordu. iyi bir adamdı babası, hem de çok iyi. şu ana kadar bir kez olsun eğitimiyle ilgili bir şeye hayır dememiş, gerekli olmadıkça onu kısıtlamamıştı. kardeşleri için hayatını feda etmiş ama onlardan bile yeterli vefayı görememişti. ve yalnızca bir kez açabilmişti ona bu mevzuyu. yalnızca bir kez geçiştirmeden konuşmuştu onla. tüm içini dökmüş, neredeyse yalvarmıştı. onu hiç bu kadar heyecanlı, hiç bu kadar istekli, hiç bu kadar gururlu görmemişti. ‘ hayır ‘ diyememişti onun gibi. geçiştirmişti…
-…sonuç olarak tek bir tuş kaldı. evet dersen göndericem bu tercihleri.
- gönderin müdür bey. projeler çizmek, evler tasarlamak, binalar yapmak belki de en büyük hayalim, idealim. ama doğrusu bu. gönderin lütfen.
- peki. eğer sen öyle diyorsan. hayırlı olsun.
- saolun.
çıktığında babası yoktu. büyük ihtimal tüm akrabalara yaymaya gitmişti bu güzel haberi. ne de olsa hayali gerçekleşiyordu.
ama böyle bitmiyordu hikayesi. o ne yapacaktı ?
iki seçeneği vardı bu soruda. öss deki gibi 5 tane değil. yalnızca iki. oysa üçüncü seçeneği seçti.
ilki, babasını kırmaktı. tüm hayali onun üzerine kurulu olan babasına karşı gelmek, hayatının sonuna kadar pişmanlık duyması demekti. çizdi.
ikincisi, doktor olmaktı. bu hem kendine, hem de hastalarına karşı gelmekti. hep bir ukde bırakacaktı içinde, hep bir ‘ keşke ‘ büyütecekti. çizdi.
tam altı sene okuduktan sonra, diplomasıyla geldi babasının yanına. bu sefer geçiştiremeyeceği bir konuşma yaptı. diplomasını masaya bıraktı. ‘ benden bu kadar, üzgünüm. ‘ dedi.
tekrar hazırlandı o meşhur sınava. bu sefer kendi yaptı tercihlerini. istanbulda inşaat mühendisliği. şimdi kime anlatsa film gibiymiş diyordu duyan. kime anlatsa o kadar da olamaz yahu diyordu.
dedim ya üçüncü şıkkı seçmişti o :
‘ kolundaki kelepçe çürüyene kadar sabretmek.’
evet sabretmek bir şeyin olmasını beklemek değildir ya hani öylesi sadece beklemektir, olacağına inanmadan sabretmek olmas. sabretmek mücadele etmektir. sabretmek yaşamayı öğretir insana. bu SABIR hikayesi çok güzeldi, çok beğendim, kalemin dert görmesin. sabredebilenlerden olmak dileğiyle…
böyle bir şeyi yapmak cesaret isterdi ve öyle de yaptı.. ve böylesine sabretmeyi becerebilmek; gerçekten de cesaret isterdi..
sûkut, o kadar güzel ve anlamlı ki.. ne güzel hem babasını kırmamış gönlünü almış hem de ideallerine ulaşmış.Zaten anne ve babanın rızasını almanın o iç huzuru hiçbir şeyde yok değil mi? ne mutlu.
kolundaki kelepçe çürüyene kadar sabretmek.. çok hoşuma gitti bu cümle
aynı durumda olsam benim yapacağım kolumdaki kelepçeyi anahtarını bulmadan çıkarmaya çalışarak hem canımı yakmak hem de kelepçeyi çıkaramamak olurdu sanırım..
gercekten cok güzel olmus kardeşim. bende bişi yazıyorum buraya sende onu bulur altına yorumunu yazarsın anlarsın kime olduğunu zaten