
yağmur damla damla vururken yüzüme, karışıyorken gözlerimden akan hüzüne geride upuzun bir yol bırakmıştım… kim bilir kaç hafta, kaç ay, kaç gece? içimdeki fırtınanın o buz tutmuş yorgunluğu sinerken bu şehre, herkes hazırlamışken kendini yeni bir mevsime bu acaba bendeki kaçıncı kıştı? bulutlar kapatıyorken bahar getiren güneşi, o güneşi benden çalarken karanlık gecelerin aydınlık süsleri neleri eksiltmişlerdi keşke bilselerdi! zor… bu kara kışta, bu insafsız ayazda böylesine eksik olmak insanı yoruyor.
taze çiçeklerin renginde kaybolan gerçekler herkesi aldatıyor. yalnız bırakıyor bir anda insanı… yalnızlık acı son belkide. bir kış fırtınasına yenik düşecek kadar çaresiz. ama yalnızlık yalnız kalmayı bilmeyene en acı vurgun! sonu yok, tekrarı yok, dermanı yok… nefesinin sıcaklığına muhtaç seni sana mahkum ediyor bu mevsim insanı. gözyaşlarına aldırmıyor, çünkü o her daim ağlıyor. çünkü acısı büyük, acısını paylaşmaya bunca insan yetmiyor. sokaklar boş, kaldırımlar avare, yani kimse yok nihayetinde! yalanlara dem vurmuşlara küskün, onu anlamayanlara kırgın belki de… zaman zaman derde, kedere o da gülüp geçmiş elbette. her şeye rağmen taş kalpli dedirtmemiş kendine… o kendi derdine yanık, kanayan yarasına mahkum, yalnızlığın acısına yaralı bu kadar.
bazen köşe bucak kaçmak ister insan kendinden. yıldızlar kadar uzağa gitmek, çocukluğuna gitmek ister… imkânsız gibi görünür kimine, kimine kendi kadar yakın… o bulamamış gitmek istediği yeri. dönüp durmuş olduğu yerde. kaderi zorlamak derler böylesine, boşa kürek çekmek derler. bilirim bende bilirim kaderi zorlamak ne demek! ama boşuna… sesimi duyacağını bilsem, sözüme inanacağını bilsem haykırırdım yorma kendini diye. ama güvenmez bana… içindeki can kırıklarıyla nasıl güvensin bir daha? onun kaderi de böyle yaşamak galiba. hem o halinden memnun olduktan sonra…
yalancı güneşlerde saklar kendini, beyaz örtüsünün altına gizlenir. göstermez kendini her yerde. biçare, savrulur rüzgârın götürdüğü yere. deniz kenarında bir bankta durur öylece… okyanusların maviliğinde hırçınlaşır, zifiri karanlıklarda görünür bazen de. sessiz bir çığlığın dinmeyen feryadı gibidir soğuğu… usulca acıtır insanın içini. pazaryerinde, satıcıların birbirine karışan sesinde, o da bağırır ben geldim diye. sıcacık kestanelerin ılıklığına bürünür kimse görmeden. geceleyin evlerin tek tek sönen ışıklarında kaybeder umutlarını. bu şehir karanlığa gömüldüğünde, sessizlik daha çok dolar yüreğine. ama o da bilir düzen böyle!
gelmeyecek yarınlarının yokluğuna vurgun, ölümün o karamsar bakışlarına sevdalı. bu kalabalıkta ne garip bir hayat kurmuş kendine! kahverengi yapraklar habercisi, taze kır çiçekleri beklenen misafiri geçip gidiyor günleri. kayıp diyarlarında derbeder, bugününe emanet, yarım kalan bir hikâye gibi. ne çok şey eksilmiş kim bilir içinden. bu çaresiz yakarışları neden? sessiz ağlamaklı halleri kime? bu esip, gürleme; bu fırtınalar hangi nefretin gölgesi? ya bu suskunluk neyin eseri? cevapsız sorularla örülmüş yarınlarına hiç güneş doğmayacağını bile bile bu hayat savaşı niye? o gizemli bakışları bir mıh gibi oturur insanın yüreğine. ruhunun karanlık odalarında şekil bulur düşünceleri! bu sonu bitmeyen mateminde kim bilir belki bir gün bir ışık belirecekti. öylesine bir dünya ki bu ne engeller aşılmış, ne dertler unutulmuş, ne matemler dinmişti yüreklerde!
şimdi hatırlıyorum da ömrümün kışlarını… bazısı soğuğuyla üşütmüş içimi, bazısı yaz sıcağında kış ayazına mahkûm etmiş beni. düşünülmemiş zamanların beklenmedik vurgunları kış dedirtmiş bir mevsimin adına. mutluluklar; üzüntüler var oldukça hüküm sürer ya… bahar; hep kıştan sonra toprağa düşer hani… o 3 ay… o beyaz örtülü ayaz uğramasa yarınlarımıza. düşmese yollara yağmurlarla beraber… hissettirmese yalnızlığı, bir çift göze muhtaçlığı, gözyaşlarıyla ıslatmasa gök kubbeyi, sinmese bu şehrin taş sokaklarına biçareliği… ne anlamı kalırdı içten bir tebessümün, candan bir arkadaşın, sıcak bir yaz sabahının, masmavi gökyüzünün, rengârenk çiçeklerin, canın bildiklerinin…
ve işte geldik sözün özüne… yaşanan her kış, yaşanan her mevsim bir şeyler katar insan ömrüne. nice mutluluk görmüş ömürler gün gelmiş bir kış günü kadar batmıştır kimsesizliğe! vurgun yemiş bir gönül yeniden tebessüm etmiştir elbette. gereksiz ayrıntılar can yıkmıştır bazen… nice fırtınalar nice hayatları virane edip çekip gitmiştir yeri geldiğinde. pişmanlıklar, kırgınlıklar yasa bürünüp dolar gözlere, karışır gider içindeki kedere. ama olsun ne çıkar hayat devam edecekse… bu kışlar beraberinde baharıda getirecekse… bırakalım o da yaşasın ömrünü dilediği gibi. sanırım en iyisi geleni karşılamayı bilmeli, gidene ise veda etmeyi!
Mükemmel bir yazı dipoldipol yüreğine sağlık.Kelimeler uyum içinde dans etmiş.
son dört paragraf çok rahat bir rap parça yapılabilir. harika bir ahenk var gerçekten, bir rüzgar gibi bazen yavaş bazen hızlı ama devamlı savuruyor…
dipolüm dipolüm, ne de güzel dile gelmiş kelamların öyle
sen iyisi mi yepyeni bir mevsime aç sabah ayazındaki pencereni, bilmediğin rüzgarlar essin, görmediğin uşlar konsun avucuna… kendini yeni bir mevsime bırak…
‘bir garip hal’i anlatacak en güzel kelimeler bir araya gelmiş
yazı sonlandıracak en güzel cümleyle de son bulmuş :))
okuyup bitirdikten sonra Umut Kaya’nın ‘mevsimler geçerken’ şarkısı dilime dolandı