Alman şair Rainer Maria Rilke, sonradan kitaplaştırılan ve Kamuran Şipal tarafından dilimize kazandırılan “Genç Bir Şaire Mektuplar” isimli kitabında, mektuplaştığı genç şair dostu Franz Xavier Kappus’a bunu söylüyor: “Aşk şiirleri yazmaya özenme!..” Şüphesiz ki Rilke’nin, genç dostuna bu öğüdü salık vermesinde geçerli sebepleri var. En başta aşkın bir malzeme olarak görülmesi rahatsız ediyor onu. Şiir ve edebiyat adına ortaya konan eserlerin birçoğunun konusu bu: Aşk… Haliyle, malzeme olarak görülen bu [...]

Bayramı yaşamak için illa bayramın gelmesi mi lazım? Sait Faik’i belki de bu yüzden çok seviyorum; küçük şeylerle mutlu olmasını biliyor. Lüzumsuz Adam isimli öyküsünde yer alan şu pasaj, sanırım hislerime tercüman olacaktır: “Bizim mahallede bir işkembeci vardır. Temiz adam, çorbası da iyidir. Dükkanı ötedeki pis işkembeci dükkanlarına benzemez. Kaseleri antika, işkembesi de kar gibi beyazdır. “- Terbiyeli mi olsun, Mansur bey?” der. “- Terbiyeli olsun, Bayram” derim. İsmi ister [...]

Şehrin yüksek tepelerinden birine kurulmuş bir mahallesinde geçti çocukluğum. Tepenin düzlüğe eriştiği yerde, üç-beş evden biriydi bizimkisi. Evimizin hemen ardında büyükçe bir kaya vardı. O kayanın üzeri en fazla vakit geçirdiğim yerlerden biriydi. Gözden uzakta bir başıma orada oturur, şehri izler, düşüncelere dalar, hayaller kurardım. Çocukluk yıllarında önemsediğim ne varsa, şimdi bambaşka bir anlamı var hepsinin. Onlara tutunarak çocukluğuma yaklaşıyorum ve iyi hissediyorum kendimi. Yıllar sonra, o büyük kayaya karşı [...]

İkisi de iyi şair. İkisi de bu memleketin iki büyük değeri. İkisini de okuyorum. İkisini de önyargısız, hesapsız, kitapsız seviyorum. Kişiliklerine, ideolojilerine, yaşantılarına bakmaksızın… Ama Necip Fazıl bir tepenin doruklarından sesleniyor bana. Biraz tepeden bakıyor. Bazen ulaşmıyor sesi… Oysa Nazım, yanı başımda. Onu okurken, yanımda olduğunu hissediyorum. Sesini, soluğunu duyuyorum. Necip Fazıl, babama benziyor biraz. Bazen birbirimizi anlamıyoruz. Seslerimiz birbirimize ulaşmıyor. Halbuki Nazım’la dostuz, arkadaşız… Her daim iyi anlaşıyoruz.

Belki o liman hep yitik kalacak… Bir yazar söze şu şekilde başlıyor: “Şimdiye kadar nice meçhullere yelken açtık. Ancak, ne sevdasıyla çöllere düştüğümüz Leyla’yı bulabildik, ne de ayrıldığımız sahillere geri dönebildik.” Gerçekler işte bu kadar da acı olabiliyor. Gerçeklerin acı olması bir yana, acaba kaçımız yanılgılarımızı böylesi açık sözlerle itiraf edebiliyoruz? Hangimizin bir arayışı yok? Yolcu olduğumuz gün gibi aşikâr, fakat yelkenini meçhule açmadığını kaçımız iddia ve ispat edebilir? Ya [...]

Bir gün o geldi. Bir yabancı. Öylece, nereden geldiği belli olmadan çıktı geldi. Elinde kocaman, alüminyum kapakla kapalı bir tepsi. Kimdi, tepside ne vardı? Misket oynuyorduk. Yaklaştı, hiçbir şey demeden bizi izlemeye başladı. Bir yandan bağırış-çığrış misket yuvarlarken, bir yandan da arada bir alttan alta onu süzüyorduk. Fakat her bakışımızı yakalıyor, gülümsüyordu. Yaşlı görünüyordu. Kısa boylu, zayıf. Üzerinde mavi bir önlüğü vardı. Lokantacı Dursun amcaya benziyordu. Dursun amca pek gülmezdi. [...]

Merak ediyorum, ne zaman dinecek bu kadıncağızın acısı? Her gün, her gün gözyaşı… Yine oturmuş ilkokulu çevreleyen duvarın üstüne. Sırtını duvarın demirlerine vermiş, için için ağlıyor. Usulca sokuluyorum yanına: - Selamünaleyküm Bahriye Teyze! - Aleykümselam canım yavrım! - Yine mi gelmediler? - He ya, gelmedilee gene, diyor tatlı şivesiyle. - Gelirler, diyorum. Gelirler. Fakat bu saatte değil. Akşam oldu. Bak, hava soğudu. Yağmur da çişeliyor. Üşütmeyesin sonra… - Biraz daha [...]

Giyilmekten dışının naylon kaplaması pul pul dökülmüş kirli önlüğünü, geceden kalma, bir dağ yığınından farksız bulaşığa fırlatarak mutfaktan çıktı. O an yüzünü kızıla boyayan öfkesi korkunçtu. Sinirini bastırmak için parmaklarını ısırdığında, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yüzü gerilmiş, boyun damarları çekilmişti. Sakinleşmesini sağlamak için yanına gidene kadar, duvarı birkaç kez yumrukladı. Sıcak sudan çıkmayan beyaz, buruşuk elleri kısa zamanda kana boyandı. Taze yaralarına bastırması için kağıt mendil uzatırken sakin olmasını [...]

Öykündüğüm Ev -Bukowski’ye ithafen- Akşam iş çıkışı misafirlikteydim. Yemek sonrası salona geçtik. Arkadaşımın karısı iyi çay demler. Hem onun nefis çayını yudumluyor hem de sohbet ediyorduk. Konu sürekli değişiyordu. İş, evlilik, insanlar… Biz konu değiştirdikçe, evin küçük oğlu da oyuncak değiştiriyordu. Araba, kelepçe, silah… Her oyuncakla üç-beş dakika oynuyordu. Sonra, yanıma geliyor, oyuncağını gösteriyor, ben, “güzel” deyip gülümsedikten sonra kaldırıp bir köşeye atıyordu.

Mahalleli her sabah aynı saatte, aynı sese uyanır. O vakitlerin sessizliğinde korkunç bir gürültüdür bu. Bakkal Muzaffer Amca, tüm kuvvetiyle dükkânının kepenklerini kaldırmıştır. Gürleyerek kalkan kepenkler de mahalleliyi kaldırmıştır yatağından. Saati hiç şaşmaz bu işin; her sabah saat beş on beş… Sabah ezanı okunalı henüz birkaç dakika olmuştur. O gürültü, isteyip de ezana uyanamayanlara sunulmuş bir nimettir. Kalkar, sabah namazlarını kılarlar. Namaza kalkmak gibi bir derdi olmayanlara ise işkenceden beterdir. [...]