Doğu – Batı

Doğunun ezgileri kulağıma hep inişli çıkışlı dalgalanan bir yay gibi dokunur. Batı ezgileri ise köşeleri olan zigzaglar gibi… Batının kesinciliğine karşı doğu hep muammalı hep müphem. Aradaki fark tarif edilemese bile her zaman hissedilir. Ben doğulu muyuz, batılı mıyız tartışmalarına girmekten hep çekinmişimdir. Belki de bunun muammada kalması benim doğulu karakterimden kaynaklanıyor olabilir.
Batının sevgi, barış, dostluk, gönül bağı, yürek gibi soyut kavramlar karşısında yetersiz kaldığını görebiliriz. Fakat bunun yanında özgürlük, adalet, hak, eşitlik gibi soyut kavramlarda ise şuan dünyanın hocalığını yapıyor. Doğuda insana karşı duyulan müspet duygu düşünceler batının anlayamayacağı fakat hissedebileceği türden bir şeydir. Her şeyin rasyonel bir şekilde tanımlanıp tarif edileceğine inanan, pozitivist bir pencereden bakan batı, grilikleri, kırçıllıkları göremez olmuş. Doğunun o dalgalı estetiğini tanımlayamamış.
söyleyemiyorum
küçücük bir umut işte…
düştün yüreğime, hayatıma sızdın bir anda.herşey bu kadar, bu denli sıradanken ve ben
gözlerinin elasında kavrulmamışken daha,adıma anlamını katmamışken…
hiç bir şey anlamlı değildi bu kadar. anlatması çok güç. ne olur dinle sessizliğimi.
sen güldüğünde içimde kopan kıyametlere dön bak bir…
Gülten Teyzemin Hediyesi

Apartmanımızdaki komşularımızı çok severim. En çok da Gülten teyzemi. İnsanı içine çeken öyle pozitif enerjisi vardır ki. Hoşsohbettir aynı zamanda. Yanında vaktin nasıl geçtiğini hiç anlamazsınız.
Bahçemizde manolya ağacımız var. Her bahar gelince mis gibi kokarak açıyorlar. Ağacımızdan izin isteyerek usulcacık bir manolya koparır ve Gülten teyzeme verirdim. Öyle mutlu olurdu ki. Hemen suya koyardı. Geçen bahar manolyasını götürdüğümde bana resimdeki nazar boncuklu şekerliği hediye etti. O kadar mutlu oldum ki anlatamam. Önemli olan hediye değildi, düşünülmekti. Şu anda evimizin baş köşesinde duruyor.
Kaybediş
İnsan en değersiz şeyini kaybettiğinde her şeyini kaybettiğini anlar diyor üstad. Her an, her saniye neler kaybediyoruz belki.
Sonbahar manzaralarının vazgeçilmezi toprak rengi ağaç dallarından bir bir dökülen yapraklar gibi…
Kaybettiklerini bilirsin ama idrak edemezsin önce. Akvaryumda kendini uçsuz bucaksız bir okyanusun içinde sanıp yeni tatlar, yeni mekanlar arayan şapşal balıklar gibi bakınırsın, dolanırsın boş boş. Sancılar ilk idrak ile başlar hep. İdrak öyle bir şeydir ki, size arkanızdan sessizce yaklaşan birinin aniden ensenize şaplatması gibidir. Bir zamanlar sahip olduğun şeyleri kaybetmen yeni aldığın onluk ego biletini kaybetmenden çok daha acıtıcıdır.
Eğer kaybettiğin şahsiyet kalen ise… Çıldırtır insanı onu aramak. Hoş, bulmak piramidin zirvesidir ama oradakilerin hepsi saçı sakalı birbirine karışmış, üstüne ak düşmüş insanlar. Birde piramidin balkonu var. Olur mu demeyin.Orada miskin, garantici, hata yapmaktan korkan, tıpkı aynı fabrikadan çıkma ürünler gibi birbirine benzeyen çoğunluk var. O balkonu yaparlar, kalabalıktan çöker kimileri sakatlanır, kimileri ölür, sonra, acısını unuttuktan sonra bir akıllı daha çıkar yine yaparlar. Bunların kaybedebilecekleri bir şahsiyet kaleleri yoktur. O yüzden sıkıntı yoktur.
Bazıları var görüyorum hep, piramide dışarıdan tırmanmaya çalışıyorlar. Birileri yukarı kısımlarına yağ sürmüş. Tırmandıklarını sanıp gaza gelsinler iyice yorulsunlar diye. Sonra patır patır dökülüyorlar. Onlar da zirvenin bir şeyine yarsımışlar ama kestirmeci uyanıklar bunlar. Balkondakiler zirveyi görmüyorlar bile. Bir Alman atasözü der ki (bu tabire de hastayımdır); “bilmediğinizi göremezsiniz”.
Sokakta Un Helvası

Tavada kavrulurken rengi değişen unun, burnuma dokunan kokusunu hissediyorum sokakta yürürken… Annem sürekli karıştırırdı, benim içim içime sığmazdı, nasıl heyecanlanırdım. Şimdi botlarımla o tencerenin içindeyim, eziyorum, karıştırıyorum… Merhametli bir sevgilinin sevgisi gibi yumuşacık. Ama “yumuşacık” kelimesi tam karşılığı değil hissettiğimin. Kaldırımda, hafif çamurla karışmış kar ama tam erimemiş daha… üstünde yürürken buram buram annemin un helvası kokusu… ve ben o teflon tencerenin içindeyim işte… Ben bunları yaşarken pamuk beyaz kara nasıl “beyaz kabus” diyebilirim.
adem elması

selam millet ne haber? valla ben iyiyim, n’olsun. yine hastaydım ama bu sefer ondan bahsetmeyeceğim. hastalık hakkında çok şey yazdım. prim yapıyorum resmen bademciklerimden. bir süre sonra ameliyatla aldıracağım kendilerini. o zaman anlatırım. (ve yazar burada dayanamaz anlatır) ama bu sefer çok fena hastaydım bak. adem elmam oldu ciddi ciddi. İnsanoğlunun boynunda beze çıkar da bu kadar mı kafam kadar olur, anlamış değilim.
serum yedim ilk defa. çok heyecanlıydı. bitmek bilmiyor bu serumlar. hemşire 45 dk. dedi. 2 saatte bitemedi. babam sıkıldı gelip gelip bızıklıyor, çabuk insin diye sıkıp duruyor. hastalandığıma pişman oldum. oldu olacak del yukarıdan, tak bir pipet, daya ağzıma. herkes her şeyi biliyor, herkes doktor kesildi yahu. çiş gibi bir serumdu, vitamin gibi kokuyordu. ee, şifanın nereden geleceği belli olmuyor. yaralı parmağa işemek diye bir deyim vardı, aklıma geldi şimdi bak. öyle bir anım da var ama şimdi anlatamaya gerek yok. elde malzeme kalsın. neyse efenim. Şu hastalıklarım boyunca bir şey öğrendiysem o da şudur: paran varsa hasta ol, çok keyifli.




son yorumlar