“O” bilir

“Gaybın anahtarları O’nun katındadır. Onları ancak O bilir.
Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir.
Yaş ve kuru ne varsa apaçık bir Kitap’tadır.” (En’am, 59)
Kaybediş
İnsan en değersiz şeyini kaybettiğinde her şeyini kaybettiğini anlar diyor üstad. Her an, her saniye neler kaybediyoruz belki.
Sonbahar manzaralarının vazgeçilmezi toprak rengi ağaç dallarından bir bir dökülen yapraklar gibi…
Kaybettiklerini bilirsin ama idrak edemezsin önce. Akvaryumda kendini uçsuz bucaksız bir okyanusun içinde sanıp yeni tatlar, yeni mekanlar arayan şapşal balıklar gibi bakınırsın, dolanırsın boş boş. Sancılar ilk idrak ile başlar hep. İdrak öyle bir şeydir ki, size arkanızdan sessizce yaklaşan birinin aniden ensenize şaplatması gibidir. Bir zamanlar sahip olduğun şeyleri kaybetmen yeni aldığın onluk ego biletini kaybetmenden çok daha acıtıcıdır.
Eğer kaybettiğin şahsiyet kalen ise… Çıldırtır insanı onu aramak. Hoş, bulmak piramidin zirvesidir ama oradakilerin hepsi saçı sakalı birbirine karışmış, üstüne ak düşmüş insanlar. Birde piramidin balkonu var. Olur mu demeyin.Orada miskin, garantici, hata yapmaktan korkan, tıpkı aynı fabrikadan çıkma ürünler gibi birbirine benzeyen çoğunluk var. O balkonu yaparlar, kalabalıktan çöker kimileri sakatlanır, kimileri ölür, sonra, acısını unuttuktan sonra bir akıllı daha çıkar yine yaparlar. Bunların kaybedebilecekleri bir şahsiyet kaleleri yoktur. O yüzden sıkıntı yoktur.
Bazıları var görüyorum hep, piramide dışarıdan tırmanmaya çalışıyorlar. Birileri yukarı kısımlarına yağ sürmüş. Tırmandıklarını sanıp gaza gelsinler iyice yorulsunlar diye. Sonra patır patır dökülüyorlar. Onlar da zirvenin bir şeyine yarsımışlar ama kestirmeci uyanıklar bunlar. Balkondakiler zirveyi görmüyorlar bile. Bir Alman atasözü der ki (bu tabire de hastayımdır); “bilmediğinizi göremezsiniz”.
senden başka

Artık başka bir şehrin yıldızlarına tutsak bakışlarım vardı. uzaktım kendime, attığım her adımda, söylediğim her cümlemde. oysa bilirdim insan kendi acılarına duvardı daima ve tutsaktı ebediyen sönen her ışığın karanlığına. şimdi onlarca (k)ayıbı temize çekmek için uğraşıyordum ben. hayat denen karmaşık yolun kim bilir neresindeydim. yüreğimi acıtan belirsiz anıların kim bilir hangisinde takılı kalmıştı gözlerim.ellerim hangi acının dikenleriyle kana bulanmıştı şimdi. hangi tuzlu suların dibine gömülmüştü hayallerim. kaybettiğim onca şeyin hayaleti miydi bilincimin kapılarını zorlayan. ben unutmak için var gücümle savaşırken tüm masumluğuyla kapıma dayanan çocukluğum muydu böylesine aklımı başımdan alan…
Sokakta Un Helvası

Tavada kavrulurken rengi değişen unun, burnuma dokunan kokusunu hissediyorum sokakta yürürken… Annem sürekli karıştırırdı, benim içim içime sığmazdı, nasıl heyecanlanırdım. Şimdi botlarımla o tencerenin içindeyim, eziyorum, karıştırıyorum… Merhametli bir sevgilinin sevgisi gibi yumuşacık. Ama “yumuşacık” kelimesi tam karşılığı değil hissettiğimin. Kaldırımda, hafif çamurla karışmış kar ama tam erimemiş daha… üstünde yürürken buram buram annemin un helvası kokusu… ve ben o teflon tencerenin içindeyim işte… Ben bunları yaşarken pamuk beyaz kara nasıl “beyaz kabus” diyebilirim.
uyanış

Yüzüme vuran seher yeli ayaza çalmış kızaran yanaklarımda,
soğuğu üflemeden uyanışı bekledim.
birazdan kopacak yaygarası hayatın. ışığı gören hırsla tekrar yeniden.
Bekledim bu sabah ışıklarını saçarken tan yelinin yangın mavisini,
düğün alayları kurulmuş güneşin önüne, kıvılcımlar saçıyor geçişsiz ışık yansımaları,
Soğuktan donan ellerim-ayaklarım, yanan yanaklarıma inat
bu sabah yangınlardan yangın beyenesim var,
yanan ormanlar gibi çaresizce tutuşan.
Kırpmadım gözlerimi, hiçbir kıvılcımı kaçırmadım,
iliklerime kadar donarken ve kuruyan dudağıma, yanan yanağıma inat,
yangınlara bırakmak istedim kendimi.
serseri saliseler

birbiriyle yarışan damlaların alabildiğine hızıyla koşturuyor zaman. şöyle bir durup seyredeyim diyorum, asla yetişemeyecek olmanın öğrenilmiş çaresizliğiyle… anın üzerinde durmuş zamanı izliyorum. ödevini yapmamış kaygısız çocuğun umursamazlığı var üzerimde. bi ayrı hoşum bu gece, bu yerde, bu demde… uçurtma yapıp uçurduğum düşlerimle gitmiş hislerim, kalanlarada haşhaş kabuğu kaynatıp içirdim. sade kalmışım bu gece, bu yerde, bu demde… zamanı izliyorum doping almış yarış atı gibi uçarken, peşinden heyecanlı kalabalık, tüm insanlık… finishe o at varacak ilk nafile ardından onca çırpınmalar. tribünlerdeyim ellerimde çekirdek…
“hangisi ilerlemecilik felsefesinin temel akımıdır?” diye soruyor bana kitap, ben ki bırakmışım uçurtmanın ipini, cevap A değil, B değil, C değil, D değil, E değil, bir şık daha olsa o da değil… silmiş atmışım tüm şıkları geridönmeyişim kutusuna.




son yorumlar