
Saplantılı dünyanın buhranlı sancıları bitmeyen… ayağımın birini aldın sevgilim, yürüyemiyorum… çamura bulanmış bir gölün tam ortasında yüzüyorum. İçimden kanım akıyor, görmüyorsun… kalın zincirlerle sessizce çekiyorsun benliğine, hissetmiyorsun. İnsanlar sevmeyi bilmiyor mu sevgilim, insanlar ölmeyi bilmiyor mu? Yarımağız kuruyorum tüm cümlelerimi; sesinden uzakta sessizleşiyorum, teninden ötede tensizleşiyorum! Yavan bir ekmeğin ortasına yerleştirişin varlığımı ve kurumak üzere cam kenarına bırakışın kuşlar yesin diye… hiç mi bilmedin varlığımı sevgilim, hiç mi hissetmedin?
Çıkarıp atarken tüm fazlalıklarımı çıplak ayak kalıyorum yalın toprakta; hafifleşmiyorum ve aksine gittikçe de ağırlaşıyor ruhum, çoraklaşıyor benliğim. Çirkin ellerinin sızısında gittikçe çıldırıyor parmak uçlarım. Kalbim köhneleşiyor dağınık odalarda, sensizlikten beri toplayamıyorum. Ben dağınık, odalar dağınık ve sensiz biz daima dağınığız sevgilim; senin gibi, sana gibi ve sensiz gibi…
Rıhtımıma parlak gemiler sokuluyor, dağıtıyorum onları da durgun denizimde, alabora ediyorum bir bir, kasıp kavuruyorum… ben bir tek senin derme çatma tekneni istiyorum anlıyor musun! Tüm çalkantılarımda öyle sağlamca, gururluca yüzen derme çatmalığını. Ve şair diyor ki; hiçbir şeyim az olmadı senin kadar… ve ben bu defa sadece şaire katılıyorum, ona sadece kendimi katıyorum sevgilim; sen diye, ben diye, git(me) diye, kal(ma) diye… bu saçma sapan duygu edebimi aştı sevgilim; sövüyorum, sayıyorum, yırtıp atıyorum muntazam ne varsa hayatımda; yok(sun) diye, var(sın) diye ol(masın) diye…
Garip pencereler açılıyor odalarımın giriftlerine, örtüyorum usulca kabustan terlemiş geceliğimle. Ben ilk defa sana dokunuyorum çıplak ellerimle; duy(ma) diye, gör(me) diye, bil(me ) diye… ellerim yanıyor susuzluktan, terliyorum, kusuyorum, susuyorum, soluyorum; sus(ma) diye…
Kuduz bir köpek gibi saldırıyor karanlık, teslim oluyorum. Isırıyor etlerimi, acımıyor; acımıyorum. Susuyorum sevgilim kan(ma) diye, kandır, sus(ma) diye, konuş(ma) diye…
Aklımı yitirmekten korkuyorum, hafızamı kaybetmek istiyorum sadece anlıyor musun! Kaybet(me) diye, bul(ma) diye… korkuyorum sevgilim, sessizce korkuyorum; kimse bilmiyor. Sen bil(me) diye, sen kork(ma) diye…





Parantez içlerine sakladığın, yak(ar)an hecelerin aşkına! dualıyorum bu yazıyı, sende git(me) diye…
öyle bir yelkenli demir atsınki limanına, yanaşabilen olmasın (b)aşka!
şokellam.. biliyorum ki o göl bana ait olmadıkça o yelkenli hiç bir zaman benim olmayacak biliyorum..biliyorsun..
ellerine sağlık düş. bakımdan sonra çok güzel geldi.
grycim teşşekür ederim, senin bakım hızına yetişemiyoruz zaten, eline sağlık
hiçte gelişi güzel bir yazı olmamış bu…
zaten gelişinle güzel ki herşey düş’üm
aşk da gelişi güzel gelmezmidir ki. aşk’ı ifade edebilen ve anlayan yüreğine sağlık canım benim…
esvedim gelişi güzel de gidişi zor galiba
yine de tüm geliş gidişlerde seviyorum ben aşkı, hatta gelsin hiç gitmesin, ben kalayım aşk kalsın..
düşüm… içim cızladı kaldım öyle bir yorum yapmak istedim ama olmadı.
zaliham senin cızlayan yanından akan cümleler erişir ruhuma merak etme, topla şimdi gözyaşlarını, bir gün daha çok ihtiyacımız olacak…
ah kefaluka ah…
pencereyi aç biraz bakalım hava gelir belki ceyran çarpar belki bir rüzgar belki.. nebileyim nasıl geçer…
karanlığa teslim ettiysen kendini, sabr’a gelmiş sıra, biraz daha sabır düş’üm. senin o tılsımlı iyiliğinle, çamura bulanmış gölün, olabilecek en kısa zamanda ışıl ışıl parıldayacak senin için
biz beklenenleri hakettik mi sebiham hakettik mi bilmem… hayra yordum herşeyi hayra vurdum artık… güzel gönlünden geçenler ne güzel… hep birlikte amin..