
Regina Spektor – Hero çalarken fonda, durmadan, durmadan, durmadan… Kasyacı yine döndü bu diyarlara. Üfledi parmak uçlarını ve dokundu tuşlara… “Merhaba bayanlar baylar, İşte karşınızda hayal kırıklıklarının efendisi. Bulutların pamuk şekeri olamadığı tek yerin yegâne vârisi, hiç tükenmeyen haykırma isteğinin ve hiç bitmeyen güçsüzlüğün en uğrak yeri…” Bir terslik vardı bu yazıda… Mutluluğu hiç öğrenememiş bir adamın sözleriydi bunlar. Hiç bir zaman öğrenemeyecekti de. O akşam çok içmişti yine hüzün şarabından. Yine sarhoştu tüm kıvrımları zihninin, acı denilen fermantasyonsuz, halis uyuşturucuyla. Ne erdemli adamları okumuştu halbuki o, ne büyük sınavlardan geçmişti kendince… Onurlu olmuştu o, onur neyineyse… Medet ummadı, medetler içinde… Sevdi sevebildiğince, güldü gülebildiğince… Ama gecesinde… Neden ağladığını bilmeden ağladı… Yaşı bilmem kaçken, öyle lafta falan değil, harbiden çocuk kaldı… Çocuk kadar salak, çocuk kadar masum, çocuk kadar hayalci… Ama domino taşlarının ucundaydı hayaller. Devrilen taşlarınsa şıkırtıları geliyordu uzaktan. Önce kurtarıcı olmak istedi, olmadı. Sonra kurtarıcı aradı, bulamadı… Bulamazdı dimi… Bulamazdı dimi… Çünkü kahramanlar yalandı… Bilgeler yalandı… “Hazretler” asırların öncesinde toprak olmuşlardı ve hayat, akvaryumundan çok daha uzak, çok daha sertti… Bir de nasıl anlatsam, hayat sanki kül kokardı…
Kız bir adama rastladı. Böyle ışıksız sokaklar gibi bakan kahverengi gözleriyle… O gözlerde ışık gördü kız, ama o gözleri sevmedi… Onun gözlerine hiç güzel demedi, belli ki güzel de değillerdi… Nesini sevdi adamın o kız, hiç bilinmedi. Elindeki sadece bin bilinmeyenli denklemdi, kız matematiği de hiç sevmemişti.
Sevgisizliğin her yerinden gelen bir sevgi nasıl bağlardı ki iki insanı? Ama bağladı işte.
Kız çok şey biliyordu, adam hiç bir şey. Yarından tezi yoktu onlar için buluştuklarında. Günler geçerdi birlikteyken ve zaman dururdu ayrı kaldıklarında.
Ve adam onu da kaybetti. Çünkü artık sormaya başlamışlardı birbirlerine geleceği…
Bekledi, gelecek gelmedi, gelen geçmişti. Bir çocuk geldi çimlerin üzerine uzanmış, hafif ağlamaklı. Otların arasından uçağın mavi gökteki izini izleyen. Yavaşça bulutlar geldiler, çocuk hâlâ ordaydı. Bulutlar şekillerden şekiller beğendiler kendilerine, giyindiler, soyundular, rüzgârla dalaştılar ve çocuk sadece izledi…
Sinirlendi bulutlar kükrediler, kaçmak hiç içinden gelmedi. Tıkırtılar, tıpırtılar… Toprağın kokusu dolarken ciğerlerine ve aydınlanırken gökler ve susmuş, kaçmışken kuşlar evlerine, çocuk bir an için bir el hissetti elinde… Bir an için bir öpücük konacaktı sanki ıslak yüzüne. Ve sarılacaktı sımsıkı ona bir beden, gizlice… O anlık, o minicik anlık mutluluğu hissetti çocuk.
Sustu birden gökler. Sustu birden toprağın tıpırdanmaları, kıpırdanmaları. Ya o kısacık an susturana kadar uzadı, ya da sadece öyle denk gelmişti.
Kalktı çocuk, gitti evine, yattı uyudu dinlemeden evdeki bağırışmaları. Ertesi gün okul vardı… Aslında bir sürü de ödev vardı ama yine yapmamıştı…





kral çıplak, hala erdemli, hala saygın ve birde aptala yatıyor… yataktan yeni kalkmış, yüzünü bile yıkamadan, dağınık saçlarıyla ve çapaklı gözleriyle, poz vermeden yakalandığı kadraj… ama bir koku, lavanta gibi mi, papatya gibi mi, potkal çiçeği gibi mi…
satırlarının kokusu çok güzeldi, bu sanal ekranda gördüklerimin ötesinde birşey.
üflediğin parmaklarına sağlık…
çıplaklık yok, erdem yok, saygınlık yok, çünkü kral yok… gözü çapaklı, dağınık saçlı ve yataktan yeni kalkmış, doğru. okuyan gözlerine, dinleyen yüreğine sağlık…
kelime kelime bir çağrışım ordusu zihnimde canlandı uygun adım ilerlediler içime ruhuma. sağol kasyacı iyi geldi cümleler
o zaman nadiren de olsa bir yazı amacına ulaşmış…
sonunda kahraman ayak bastı.
hani nerde?
bir solukta biten bir yazı, damağa çalınan bir parmak bal… yüreğine sağlık…
teşekkürler…
“Sevgisizliğin her yerinden gelen bir sevgi nasıl bağlardı ki iki insanı? Ama bağladı işte.”sevgi bu olsa gerek…yüreğinize sağlık…
“eternal sunshine of a spotless mind”
Teşekkürler…
derlerdi inanmazdım hayat ufukta idi oraya yakın ve oranın yakini olan çocuğun hayalleri dillerin destanı imiş çocuk büyüdü hayalerinin gelişi güzel hayat meyili hayal meyal… parmak izininden devam yüreğine sağlık
ah virgül, sen nelere kâdirsin.
hayallerin gelişi hep güzel evet, hayat meyili de hep hayal meyal.
teşekkürler,okuyan tüm gözlere sağlık…
ya ben virgül özürlüyüm ;) sadece bir kaç yere vurgu için kullanıyorum yada aklıma geldiğinde bir türlü üç nokta dışında kabul edemedim noktalama işaretlerini :) ama bence fazla birşeye kadir değil mana önemlidir ;)
virgül olmayınca anlam o kadar değişebiliyor ki, bana bunu yazdırıyor. tabi sen yazdığın şeyin duraklarını bildiğin için belki her okuduğunda kastettiğin şekilde anlıyorsun cümleyi ama dışarıdan okuyan için uzun cümlelerin bilmeceye dönüşebilir.
eğer bilmeceye dönüşüyorsa ben amacıma ulaşıyorum demektir virgülü bilerek kullanmıyorum bu konuda fazla açıklama yapmayı sevmiyorum o yüzden herkes istediğini düşünsün yazılarimda. ben böyle seviyorum ;)
-bak bu çocuk yine ödevlerini yapmamış örtmeni!
-aaaa, şimdi alırım ben onun ifadesini..
çocuk;
ama ama ama, yahu sadece hikayeydi…
-sus bakayım lamayım aklını, bak hala konuşuyorr
neyse şakayı alıp bir yana attım ve yansızlaşıp devam ediyorum; güzel bir kasya dömnüşü olmuş kasyacım, akıp duran zihnin telaşesi hiç bitmesin emi..hüzün şarabına gelince… bilirsin; eskidendi, çok eskidennn
(dip: bununla ilgili bir şey bildiğini sanmıyorum gerçi ama uydurursun artık yazdık bi kere
)
sevgimle..